04 Şubat 2012 Cumartesi   
Üyelerimiz : 
Ana Sayfa |  İletişim |  Site Haritası       
Faydalı Bilgiler > Makaleler
Sözlerini Tutmayanların Krizi
“Türkler söz verince, kendilerine inanılmasını isterler ve gerçekten de inanılmaya layıktırlar. Çünkü Türkler sözlerine o kadar sadıktırlar ki, ser verirler, sır vermezler!” Yine Batıda çokça tanınan İtalyan seyyah Comte de Bonneval “Venedikliler ve Türklerle İlgili Anektodlar” adlı eserinde “Türkler sözlerine dindarca bir bağlılık gösterirler” der...

PROF.İHSAN IŞIK*
Dünya Türk İş Konseyi Amerika Bölge Komitesi Üyesi
Rowan Üniversitesi Üyesi ve Amerikan Türk Ticaret Odası (ATCOM) Başkanı



Büyük milletler söz ve sır konusunda her zaman hassas davranmışlardır. Zira söz namustur. Kişi namusunu korumada ne kadar titiz davranırsa, ahde vefa konusunda da o kadar titiz davranmalıdır. Bir üstadın ifadesiyle “yalan inkarcının hasletidir!” Ahde vefa ise, inanan ve asil insanların belirgin özelliğidir. Eski Türklerin mertlik ve ahde vefa gibi yüksek faziletleri asırlar boyunca Batı seyyahları ve araştırmacılarının dikkatini çekmiştir. Hatta bazı kötü niyetli Batılı yazarlar bile, bu konuda hayranlıklarını saklayamamıştır. Eski Avrupanın ünlü gezginlerinden Corneille Le Bruyn 1732 basımlı beş ciltlik büyük seyahatnamesinde söyle der: “Türkler söz verince, kendilerine inanılmasını isterler ve gerçekten de inanılmaya layıktırlar. Çünkü Türkler sözlerine o kadar sadıktırlar ki, ser verirler, sır vermezler!” Yine Batıda çokça tanınan İtalyan seyyah Comte de Bonneval “Venedikliler ve Türklerle İlgili Anektodlar” (1740 ) adlı eserinde “Türkler sözlerine dindarca bir bağlılık gösterirler” der. 
 
Söz deyip geçmeyin 

Filhakika, bu soylu milletin ataları mertti; namertler gibi davranmazdı. Sözüne sadık olmayanlara, asla iltifat etmez, büyük söz ettirtmezdi. İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy bu milletin diğer büyükleri gibi sözünün eri bir insandı. Söz verdiğı şeyi yerine getirmek için ölümden başka bir şey onu engelleyemezdi. Bir gün İstanbul Yeniköy’de oturan bir ahbabı ile öğlen 12’de Beşiktaş’ta buluşmak üzere sözleşmişti. Ancak o gün yağmur fırtına birbirine karışmış, her tarafı sel basmıştı. Mehmet Akif bin bir zorlukla sırılsıklam bir vaziyette söz verdiği yere vaktinde gelmiş, fakat saatlerce beklemesine rağmen arkadaşı zuhur etmemişti. Ertesi gün özür dilemek için yanına gelen arkadaşına: “Bir söz, ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse, mazur görülebilir!’’ diyerek tam 6 ay o arkadaşı ile konuşmamıştı. Hiç bir şey kendi kendine öylesine güzel olmuyor. Bu necip milletin güzel ahlak ve hasletlerinin bir kaynağı var elbette. Akif’in de bir öğretmeni, bir mürşidi vardı: Bir gün, bir genç alış-verişle ilgili bir şey vermek için yüce Peygamberle sözleşiyor. Fakat genç sözünü unutuyor, ancak üçüncü gün hatırlıyor. Daha sonra sözleştikleri yere gidiyor, bir bakıyor ki, İki Cihan Serveri hala orada kendisini bekliyor. Genci görünce Sözlerin Piri: “Delikanlı beni yordun. Üç günden beri seni burada bekliyorum” buyuruyor.

Söz deyip geçmeyelim. Üç senedir belediyelerden eyaletlere, şirketlerden devletlere bütün dünyayı kasıp kavuran finansal kriz bir yerde sözlerini tutmayanların krizidir. Söz vermek, söz tutmak sadece ahlaki ve dini bir mesele değildir. Toplumsal ve ekonomik hayat tamamen bunun üzerine kuruludur. Zira, söz namus olmaktan bir kez çıkınca, kimsenin kimseye itimadı kalmaz. Halbuki, bir ekonomide, finans piyasalarında işlem gören tüm kağıtlar, banka ile borçlular arasında imzalanan tüm anlaşmalar, yazılan tüm çekler birer kontrat, birer ahit, birer sözdür. Kimse sözünü tutmayınca o toplumda güven kalmaz. Kanunlar da hakları korumak konusunda yetersiz kalırsa, ekonomik ve sosyal hayat felce uğrar. Halbuki, Dünya Bankası yaptığı araştırmalarda, kişilere, devlete ve hukuka güvenin hakim olduğu toplumlarda yatırımların, istihdamın, kişi başına gelirin ve proje karlılığının arttığını bulmuştur. 

“İtimat / Trust” adlı kitabında, ünlü filozof Francis Fukuyama, kişiler arası güvenin bir toplumun ve ekonominin sağlıklı işlemesindeki rolünü incelemeye alır. Orada, toplumları “yüksek güven toplumları” ve “düşük güven toplumları” diye ikiye ayırır. İlkine Almanya ve Japonya’yı, ikincisine İtalya ve Çin’i örnek gösterir. Yüksek itimat toplumlarında insanlar mevcut hukukun güçlü ve güçsüz herkesi bağladığına, titizlikle icra edildiğine inanırlar ve ekonomik ilişkilerinde cesur hareket ederler. Güven sorunu olan toplumlarda ise, aşiret veya sülale güven arz eden tek sosyal birimdir ve ‘halka dışı’ tüm ilişkiler azami dikkat gerektirir. İthilaf anında hukuk sistemiyle hakkını layıkiyle alamayacağını düşünen kişiler, artık kimsenin sözüne itimat etmez ve kimseyle ekonomik ilişki içerisine girmez. Bu şartlarda, ekonomik ve sosyal ilişkiler sadece en yakınlarla gerçekleştirilir. Sadece yakına, yoldaşa, partidaşa, hemşehriye güven duyan bir toplumda uzak ilişkiler gelişmez ve ekonomi güdük olur. Böyle bir toplumda fonlar çok seyahat etmez, çünkü ya atıl tutulur ya da verimsiz bir yatırım olsa bile ancak eşe dosta verilir. Güvensizliğin hakim olduğu toplumlarda devlete de güven yoktur. Şiddetli bir güvensizlik ortamında, herkes kabuğuna çekilir, ekonomi yavaşlar ve kriz baş gösterir. 


‘Gözde millet’lerin farkı

Atalarımız, “dilin kemiği yoktur” derler; yani dille balondan saraylar/keşanerler yapmak kolaydır. Dinsiz dilin hakkından imansız dil gelir. Balonların patlaması için “kral çıplak” diyecek sivri bir dil kafidir. Biz Türkler dil sanatından pek anlamayız; zira tarihte hep göçmüşüz, laf etmeye pek vaktimiz olmamış. O yüzden, bizim dilimiz yalındır; emir vermek, iş yapmak içindir. Yunanlılar gibi felsefeye, İngilizler gibi diplomasiye, Araplar gibi hitabete, Farisiler gibi şiire merak salmamışız. “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” demiş, işimize bakmışız. Sözü eveleyip gevelememiş, ser vermiş, sır vermemişiz. Az konuşmuş, öz konuşmuşuz, sözümüzün eri, mert bir millet olmuşuz. Ne zaman ki, sözümüzü sündürmeye, işimizle değil dilimizle dans etmeye, birbirimizi kandırmaya başlamışız, özümüzü yitirmiş, birbirimizi bitirmişiz. Tekrar azıcık özümüzün ve sözümüzün eri olmaya başlayınca, Akropoller deviren krizler göğsümüzde usulca erimeye başlamış. O yüzden söz deyip geçmeyelim, zira gözde milletlerle, sözde milletler arasındaki farktır söz!

Sözlerini tutmayanların çıkardığı kriz başka bir boyuta geçti. Gülay Kılıç ABD’nin New Jersey eyaletinde yaşayan genç bir bayandı. Seveni çoktu. Çalışkandı, pozitifti. Dört kardeşin sadece ablası değil, her şeyiydi. Yaşama sımsıkı bağlıydı. Modern dünyanın koşturmacası, onun hayatının sadece bir parçasıydı. Ailesi ve kendisi için gurbet elde canla başla mücadele ederken, körpe Türk-Amerikan toplumunun sorunlarına da duyarsız değildi. Hem ATCOM’da hem de diğer derneklerde milletine hizmet için özveriyle çalışıyordu. Bitmemiş planları vardı. Tek tek hepsini gerçekleştirerek, yoluna güvenle devam ediyordu. Hem çalışıyor, hem okuyordu. Hem de New Jersey’nin en gözde üniversitelerinden birisinde. 19 Temmuz akşamı işten eve gelmiş, okula gidecekti. O akşam, olağan olmayan bir güzergahtan çıktı ana yola. Çıkmadan da, stop işaretinde durdu; bir soluna, bir sağına baktı ve devam etti. İşte o an, ne olduysa oldu. Amerika Gülay kızına ağlıyor şimdi. Bir gün önce Belediye, geçmişte kazaların olduğu aynı yere trafik işareti koymayı tartışmış, ama bütçe krizi nedeniyle, kaynaksızlıktan kararı ertelemiş. İnsan düşününce, başı dönüyor, gözleri kararıyor. Gece gündüz çocuğunu ihtiyarını firesiz çalıştıran, vergilerini -kuruşuna kadar- bila eksik toplayan azametli Amerika, nerelerde harcıyorsun bu paraları? Dünyayı kurtarırken (!), evinde güllerin soluyor. Ruhu şad olsun. Değer mi o dünya, bir Gülay’a?

*9 Ağustos 2010

M. Rifat Hisarcıklıoğlu
Başkan
Muhtar Kent
Yüksek İstişare Kurulu Başkanı
Şubat 2012
Pzt.SalıÇrş.Prş.Cm.Cmt.Pz.
12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829
Başka bir ülkede yeni bir pazara girerken hangi yolu tercih edersiniz?