Batı G-20 Masasında G-8’i Özlüyor
Ekonomik krizin ciddiyeti G-20 ülkelerini birbirine yakınlaştırdı. Ortak hareket etme güdüsü krizle tavan yaptı. Bunun üzerine geçen sene Amerika’da düzenlenen G-20 toplantısında, G-8 toplantılarına artık gerek kalmadığı belirtildi. Bir çok lider, Kanada’da G-20’den bir gün önce düzenlenecek bu seneki zirvenin G-8’in son toplantısı olacağını ilan etti...
PROF.İHSAN IŞIK*
Dünya Türk İş Konseyi Amerika Bölge Komitesi Üyesi
Rowan Üniversitesi Üyesi ve Amerikan Türk Ticaret Odası (ATCOM) Başkanı
Komiteler, zirveler, toplantılar hassas süreçlerdir. İşleyişinde bir çok denge vardır. Değişik çıkarlar döndüğünden uzlaşma çoğu zaman zordur. Nihayetinde, bu tür toplantılarda bir uzlaşma sağlansa da, çıkan sonuç bazen hiç kimseyi memnun etmeyebilir. Eski Amerikan Başkanı Ronald Reagan “Eğer Hz. Musa 10 emri Kongre’den geçirmiş olsaydı, sonuçta neye benzerlerdi çok merak ediyorum” der. Amerikan kongresi yine homojen bir gurup sayılır; asıl 10 emir önemli (ideolojik ve refah) farklılıklarının olduğu G-20 zirvesine girseydi, acaba sonu n’olurdu?
Kanada’da düzenlenen en son G-20 zirvesi bu minvalde bir takım ipuçları içeriyor. Zirvede Amerika’nınbaşını çektiği gurup krizden henüz çıkılmadığını, işsizliğin hala çok yüksek olduğunu, dolayısıyle yatırım ve vergi teşviklerinin devam etmesini, Almanya’nın başını çektiği gurupsa, Yunanistan’ın başına gelenlerin ders olması gerektiğini, o yüzden harcamaların kısılmasını, borçlanmaların azaltılmasını ve bütçe açıklarının düşürülmesini önerdi. Bu ihtilaf altında, zirveden çıkan mesaj “büyüme dostu tasarruf politikaları” oldu. Bu tavsiyeye göre ülkeler, ekonomik büyümeyi yavaşlatmaksızın, bütçe açıklarını 2013’e kadar yarı yarıya düşürecekler. Bu reçete, aslında zirvedeki iki politik kampın “zıt ve celişkili” isteklerini yansıtıyor. Ekonomik büyüme bireyler, şirketler ve devletler tarafından harcama ve yatırım yapmayı gerektirir. Tasarruf politikaları ise bu birimlerce kemer sıkmayı. Sonuç bildirisi bize aslında G-20 zirvesinin nasıl geçtiğini haber veriyor. Anlaşılan, zirvede “ne Musa’nın ne de İsa’nın dediği oldu”.
Amerika’lı filozof Elbert Habbard’a göre, “bir düzgün adamın tek başına bir saatte yapacağı şeyi bir haftada yapan oluşuma komite” denir. 1990 başlarında Sovyetler’in dağılmasıyla Amerika yeryüzünde monopol oldu. Bu durum, ultra güç yanında, dünya meseleleriyle uğraşmakta yanlız kalmak demekti. En büyük rakibinin “iflasıyla”, dünya nezdinde hem itibari arttı, hem de meşruiyeti. Dolayısıyla dünya işlerini bir saatte olmasa da makul bir sürede halledebiliyordu. Ancak hızla değişen dünya da, sorunlar zamanla hem çoğalmaya hem de karmaşıklaşmaya başladı. Ne kadar “süper” de olsa, yeni küresel sorunların altından tek bir ülkenin kalkması mümkün değildi. Uzun yıllar dünya ticareti ve emniyeti önemli ölçüde Amerika’nın omuzlarındaydı. Bu yüzden, Amerika’nın savunma harcamaları diğer tüm ülkelerin toplamından daha fazladır. ABD asayiş için bir çok kıtada hem üst hem de filo bulunduruyor. Dışarda 100 binlerce askeri var. Ayrıca, dünyanın en büyük pazarına sahip olan ABD, bir çok ülkenin ihraç malları için en büyük müşteridir. Tabiri caizse, bugün Kore’yi Kore, Çin’i Çin yapan Amerika’dır.
20 yıldır dünya asayişinden ve refahından tek başına sorumlu Amerika, bu ağır yükün altında zamanla hem yoruldu hem de yıprandı. Rakipsiz kalan Amerika çok geçmeden “güç sarhoşluğu” hastalığına yakalandı. Başına maceracı bir yönetim de geçince, hem güç sarhoşluğu hem de yorgunluk, Amerikayı hırçınlaştırdı. 11 Eylül şokuyla kimseye danışmadan pervasızca orayı burayı ateşe verdi. Yeni-muhafazakarların güdümündeki bu hırçın Amerika, “emniyetim için istediğim yeri vurur, istediğim yönetimi deviririm” kabadayılığına girince dostu düşmanı ürküttü. İttifakları zayıfladı. Dünya çapında meşruiyeti sorgulanmaya başladı. Çok geçmedi, hormonlu ekonomisinden de çatırtı sesleri gelmeye başladı. Amerika bir “Lale Devri” yaşıyordu ama bu saadet şirketlerden bireylere herkesin yapay ucuz para ortamında boğazına kadar borçlanmasıyla oluşmuştu. Amerika’nın çoktandır kemerleri sıkması gerekiyordu, lakin kah savaş kah seçim bahanesiyle, acı reçete devamlı ötelendi. Sonunda titan zinciri koptu; balon patladı; Amerikan ekonomisiyle beraber dünya ekonomisi büyük bir durgunluğa girdi.
Yeryüzünün gördüğü bu ikinci en büyük kriz yine Amerikan menşeliydi. Son zamanlardaki ‘yapay” savaşlarıyla gözden düşen Amerika, küresel krizle de iyice süt dökmüş kediye döndü. Artık küresel sorunlar küresel çözümler istiyordu. Küresel krizin üstesinden tek başına gelemeyeceğini anlayan Amerika, faturayı paylaşmak istedi. Enkazı kaldırmak için bir takım uluslararası oluşumları harekete geçirmeyi düşündü. İlkönce G-8 aklına geldi. Ancak kendisinin de üye olduğu G-8, Fransa, İtalya, Kanada, Japonya, Almanya, Rusya ve İngiltere’den oluşan bir zenginler kulübüydü. Ekonomileri Amerika’ya oldukça entegre olmus bu ülkeler de ağır yaralıydı. Ayrıca, G-8 dünya ekonomisinin ancak yarısını temsil ediyordu. Çin, Hindistan, Birezilya ve Türkiye gibi dünyanın hızla yükselen (ve bazıları döviz ve tasarruf zengini) yeni güçlerini hesaba katmadan bu yükün altından kalkılması mümkün değildi. Bu yüzden, Kasım 2008’de Başkan Bush o zamana kadar esamesi pek okunmayan G-20’yi harekete geçirdi. G-20, 1997 Asya krizinden sonra kurulan, genelde bakanlar ve bürokratların katıldığı düşük profilli bir örgüttü. G-20 küresel krizle uluslararası ekonomik sorunların devlet başkanları seviyesinde konuşulduğu üst düzey bir platforma dönüştürüldü. Bu gurup, dünya ekonomisinin takriben %90’ını temsil ediyordu. Dolayısıyla, kararları G-8’den daha etkili ve bağlayıcı olabilirdi. Amerika G-20’yi işleme sokarak çok kutuplu yeni bir dünya düzenini zımnen kabul etmiş oldu. Artık Amerika eşitler arasında birinciydi. Küresel monarşiden küresel oligarşiye geçilmiş, ABD G-20’nin yönetim kurulu başkanı olmuştu.
Ekonomik krizin ciddiyeti G-20 ülkelerini birbirine yakınlaştırdı. Ortak hareket etme güdüsü krizle tavan yaptı. Bunun üzerine geçen sene Amerika’da düzenlenen G-20 toplantısında, G-8 toplantılarına artık gerek kalmadığı belirtildi. Bir çok lider, Kanada’da G-20’den bir gün önce düzenlenecek bu seneki zirvenin G-8’in son toplantısı olacağını ilan etti. Yine de, G-8’in bu sene G-20’den bir gün önce toplanması dünya kamuoyunda tepki doğurdu. Zengin ülkelerin G-20 toplantısı öncesi kendi aralarında ön görüşme yaptığı varsayıldı. Esas karar mekanizmasının hala G-8 olduğu, G-20’nin sadece bir vitrin olduğu iddia edildi. Aslına bakılırsa bazı gelişmeler bunu doğruluyor. Bazı G-8 üyeleri gurubun nihai ilgası konusunda yan çizmeye başladı. Mesela, Kanada G-8 içerisinde daha güçlü ve saygın olduğunu, G-20 içerisinde kaybolduğunu düşünüyor ve G-8’in devam etmesini istiyor. Daha önce, G-8’in demode olduğunu ilan eden Fransa da, saf değiştirmiş gözüküyor. Fransa bir sonraki G-8 ve G-20 toplantılarının dönem başkanlığını yapacak. Bu toplantıları kendi özel ajandası için fırsata çevirmek istiyor. Fransa hatta G-8’in bazı yükselen ülkelerin katılımıyla G-13’e dönüştürülebileceğini savunuyor. Kanada G-8’in ekonomik sorunların, G-20’inin de iklim, terör, nükleer silahlar gibi meselelerin konuşulduğu bir platform olacağını ileri surerek tepkileri yatıştırmak istiyor. Amerika ise oldum olası tam güdümünde olmayan uluslarası kuruluşlara zaten soğuk.
Hülasa, batı G-20 masasında, G-8’i çok özlüyor. G-8 eski dünya, G-20 ise yeni dünya demektir. Son arayışlar batının eski dünya düzenine dönüş özlemidir. Kolay değil, bati zamanında “hasta adam” dedikleriyle şimdi aynı masada oturuyor. G-20 krizde mecburiyetten doğdu. Küresel kriz etkisini yitirmeye yüz tuttukça G-20 yeni kazandığı önemini kaybetmekle karşı karşıya. G-20’nin sayıca büyük olması nihai uzlaşma için bir handikap, ama dünya ülkelerinin hem nüfus hem de ekonomik büyüklük bakımından kahir ekseriyetini temsil etmesi, alınan kararların meşruiyeti için elzem. Batı biraz palazlanınca, yan çizmeye çalışıyor. G-8 ilga edilecekken, şimdi yaşatılmaya çalışılması açıkça batının “şark kurnazlığı”. G-8’de özelde alınacak kararlar, G-20’de onaylatılıp meşru hale getirilecek. Bu gelişmeler aslında dünyanın ne kadar değiştiğini ele veriyor. Batı doğu refleksleri, doğu ise batı refleksleri gösteriyor. Batı “hasta yatağında” eski günlerini arıyor. Gün oldu da, devran mı dönüyor?
*6 Temmuz 2010