Dünya Kupası ve Ekonomik Yakınlaşma
Dünyayla beraber futbol da küreselleşti. Bu yeni dünyada hiç bir alanda tekel yok. Herkes herkesle kafa kafaya yarışabiliyor. Dünya kupasında dev takımların yeni güçlere yenilmesi, takımlar arasındaki kalite farkının azaldığını gösteriyor...
PROF.İHSAN IŞIK*
Dünya Türk İş Konseyi Amerika Bölge Komitesi Üyesi
Rowan Üniversitesi Üyesi ve Amerikan Türk Ticaret Odası (ATCOM) Başkanı
Ev sahibi Güney Afrika’ya yaklaşık 4 milyar dolara mal olan 2010 Dünya Kupası, arkasında bir sürü söylentiler ve dersler bırakarak yeni sona erdi. Futbol “güzel oyun” olarak bilinir. Dünya Kupası da bu güzel oyunun sergilendiği en büyük şov. Ancak, kimilerine göre bu seneki kupa tatsız tutsuz geçti. Özellikle kupanın ilk günlerinde sergilenen yavan oyun ve gol kısırlığı milyonlarca insanı hayal kırıklığına uğrattı. Hatta bazılarına göre bu turnuvanın yıldızları futbol dışı şeylerdi; mesela açılış törenindeki gübre böceği, kulakları tırmalayan (veya kimisine göre okşayan) vuvuzela ve galip takımları şaşırtıcı doğrulukta bilen kahin ahtapot Paul. Derste sıkılan öğrencilerin camdan dışarı bakması gibi, anlaşılan futbol seyircileri de bu monoton turnuvada dikkatlerini başka şeylere çevirdiler.
Bu turnuvada finali iki beklenmedik takım (Hollanda ve İspanya) oynadı ve İspanya tarihinde ilk kez kupaya uzandı. Bir çok kişi kupayı Brezilya veya Arjantin’in alacağını düşündü ama bu iki takım yarı finali bile göremedi. Geçen kupanın iki finalisti, İtalya ve Fransa, bu sene gruplardan dahi çıkamadı (sonuncu bitirdiler). Bir önceki dünya şampiyonu İtalya futbol literatüründe adı sanı olmayan Yeni Zelanda’yla berabere kalırken, Slovakya önünde adeta hezimete uğradı. Eski dünya ve Avrupa şampiyonu Fransa ise futbolda vasat sayılan Meksika ve Güney Afrika gibi ülkelere yenilerek başı eğik evine döndü. 2008 Avrupa, 2010 dünya şampiyonu İspanya bile ilk maçında futbolun yükselen ülkelerinden İsviçre’ye yenilmekten kurtulamadı. Turnuvanın en zevkli oyununu oynayan haşmetli Almanlar bile gün oldu Sırplara yenik düştü. Bir diğer sürpriz de, topraklarında futbolun “kiz oyunu” olarak bildindiği ve doğru dürüst profesyonel ligi bile olmayan ABD’nin, dünyanın en güçlü ligine sahip İngiltere’yi sürklase ederek gurubu birinci bitirmesiydi.
Futbol devlerinin bu turnuvada başına gelenler aslında yeni bir olay değil. Benzer bir fiyasko 2004 Olimpiyatlarında ABD’ni başına gelmişti. Brezilya futbolda neyse, Amerika da basketbolda odur. Hatta, ABD’nin basketteki egemenliği daha belirgindir. ABD basket dünyasında uzun yıllardır tek süper güçtü. Modern olimpiyat tarihinde ABD milli takımının maç kaybettiği vaki değildi. Amerika ile diğer ülkeler arasındaki güç farkı o kadar büyüktü ki, ABD turnuvalara profesyonel NBA oyuncuları yerine, amötör NCAA oyuncularını götürmekte ve yine farklı kazanmaktaydı. Ancak 2004’te sismik bir şeyler oldu. Tümü NBA yıldızlarından oluşan ABD basket takımı, o sene Porto Riko, Litvanya ve Arjantin’e yenilmekten kurtulamayıp eve ancak bronz madalyayla dönebildi. Bu Amerika’nin basketteki mutlak hegemonyasının bitmesi demekti. Anlaşılan, dünya artık eski dünya değildi.
Bu sonuçlar aslında tesadüf değil. Dünya son yıllarda inanılmaz hızla değişiyor. Artık tepesi vadisi olmayan düz bir dünyada yaşıyoruz. Dünyayla beraber futbol da küreselleşti. Bu yeni dünyada hiç bir alanda tekel yok. Herkes herkesle kafa kafaya yarışabiliyor. Dünya kupasında dev takımların yeni güçlere yenilmesi, takımlar arasındaki kalite farkının azaldığını gösteriyor. Artık yeni dünyanın sunduğu teknik imkanlarla küçükler büyüklere kafa tutabiliyor ve başa güreşebiliyorlar. Bilgi ve tecrübe elektronik hızla dünyanın her yerine yayılıyor. İnternet, cep telefonu, kitaplar, uydu televizyonu, uçaklar, gemiler, trenler her şeyi her yere süratle taşıyor. Afrika ve Asya’daki teknik direktörler, Avrupa’daki meşhur koçların maç taktiklerini internetten okuyabiliyor, büyük takımların maçlarını uyduyla evlerinde canlı seyredebiliyorlar. Gerekirse, uçakla günü birlik gidip maçı yerinde de görebiliyorlar. Arşivlerden yararlanıp, rakip takımın geçmiş maçlarını seyredip en tehlikeli silahlarını çözebiliyorlar. Hatta, bilgisayar oyunlarıyla bugün sanal alemde simülasyonla maçları oynayabiliyor, menajerlik bile yapabiliyorlar. Dünya’nın en iyi teknik direktörleri ve oyuncuları, gerekli ücret verilirse, artık Güney Kore, Türkiye ve Özbekistan gibi ülkelere gidip tecrübelerini paylaşıyorlar (bu seneki dünya şampiyonu Del Bosque’nin bir önceki takımı Beşiktaş’tı). Dahası, Afrika, Asya ve Amerika’dan bir çok milli oyuncu, Avrupa’nın en çetin liglerinde top koşturup, en modern futbol teknik ve taktiklerini yerinde öğreniyorlar. Bu yabancı oyuncular tecrübelerini daha sonra milli takımlarına taşıyor ve yenilmesi zor takımlar oluyorlar. Chelsea, Milan, Bayern Münih veya Real Madrid gibi dev Avrupa takımlarının oyuncuları Dünya Kupasında farklı milli takımlara dağılıyorlar. Bu kupada İngiltere’den 100, İtalya’dan 75 ve İspanya’dan 50’yi aşkın futbolcu oynuyor. Bu yüzden, büyük takımlar, diğer takımlara gol atmakta veya büyük fark yaratmakta zorlanıyorlar; zira karşılarında senelerdir beraber oynadıkları, her türlü maç ve defans taktiğini bilen takım arkadaşları var. Ayrıca bugünün sporcuları, daha eğitimli, daha beslenmiş, daha sağlıklı ve daha paralı. Bu şartlarda pek tabi rekabet zorlaşıyor; üstünlük ekseriyetle inovasyona ve motivasyona dayanıyor.
Aslında, bu çağ bir yakınlaşma çağı. Bugün spor alanında yaşananlar, ekonomi alanında da yaşanmaktadır. Ekonomistler, fakir ülkelerin zengin ülkeleri yakalama çabasına “yakınlaşma” derler. Ekonomik yakınlaşma kişi başına milli gelirin fakir ülkelerde zengin ülkelerden daha hızlı artmasıyla olur. Yakınlaşma oranında büyüyerek, bugün bir çok ülke arayı hızla kapatmaktadır. Bir zamanların uyuyan Çin’i son 30 yılda ortalama yıllık %10 büyüyerek ekonomisini her 8 senede bir ikiye katlamış ve geçtiğimiz yıl dünyanın en büyük 3. ekonomisi olmuştur. Yine, bu süre zarfında Hindistan ortalama %8 büyüyerek ekonomisini her 10 senede bir ikiye katlamıştır. Avrupa’nın 200 yılda yaptığını, Çindistan modern dünyanın imkanlarını kullanarak sadece 30 yılda başarmıştır. Sadece Çindistan değil, dünyanın bir çok ülkesi son zamanlarda “yakınlaşma kulübüne” dahil olmuştur. 2007’de tam 124 ülke %4 ve üzerinde büyümüştür. Bu ülkelerin 30’dan fazlası Afrika’dadır. Goldman Sachs’a göre, geleceğin en büyük 25 yeni çokuluslu şirketi yükselen ülkelerden çıkacaktır (Brezilya, Meksika, Güney Kore ve Tayvan’dan 4’er, Hindistan’dan 3, Cin’den 2, Arjantin, Şili, Malezya ve Güney Afrika’dan 1’er firma). Bu devirde inişler de çıkışlar da çok hızlı oluyor. Nitekim, Hint yazılım devi Wipro’nun müdürü Vivek Paul, “eskiden yeni bir iş kurduğumuzda, inşallah 20 yılda çokuluslu bir holding oluruz diye dua ederdik. Şimdiyse, daha 2. günde bunu başarabiliyoruz!”
Kriz öncesi, tarihi büyüme trendi ABD için %1.7 iken, orta direk ülkeler için %3.2, fakir ülkeler için %4.7 idi. İçinden geçtiğimiz küresel kriz Batıyla Doğu arasındaki farkı daha da daraltmıştır. Bütçe ve dış ticaret açıkları, sefahat ve rehavet, yüksek borc, durağan nüfus yapısı ve yaşlanan işgücü Batı’nin büyümesini yavaşlatmıştır. Doğu ise, bu krizden daha az zararla kurtulmuştur. Bundaki en önemli etmenlerden birisi, Doğunun sütten ağzının yanmış olmasıdır. 1997’de büyük bir kriz yaşayan Asya (2001’de tarihi bir kriz atlatan Türkiye) küresel krize nispeten hazırlıklı yakalanmıştır. Bu ülkeler, ihracat yaparak, yeni partnerler edinmişler, döviz biriktirmişler, modern teknolojilere ulaşmışlar, gelir ve tasarruflarını artırmışlar ve krize güçlü girmişlerdir. Temmuz başı açıklanan küresel büyüme rakamları yakınlaşmanın krizde hızlandığını göstermektedir. 2010'un ilk çeyreğinde, en yüksek büyüme oranının görüldüğü ülke %15,5'le Singapur oldu. Singapur'u %13,3'le Tayvan ve % 12 ile Tayland takip etti. Büyüme Hindistan'da %8,6, Güney Kore'de %8,1, Endonezya'da %5,7, Japonya'da %4,6, Rusya'da %4,5 oranında gerçekleşti. Borç kriziyle zor bir dönemden geçen Batının büyüme oranları ise düşük oldu. Avrupa'nın en büyük ekonomisi Almanya'da büyüme %1,5, İtalya'da %0,6, Fransa'da %1,2, Hollanda'da %0,1 olarak gerçekleşti. İngiltere ise ilk çeyrekte %0,3 küçüldu. ABD'nin büyüme oranı %2,7, Kanada'nın %2,2, olarak açıklandı. Türkiye ise, %11,7 oranında büyüyerek G-20'de Çin'in ardından ikinci, 31 üyeli OECD'de ise birinci ülke oldu. Anlaşılan, yükselen ülkeler krizden daha hızlı çıkıyor ve makas hızla daralıyor.
Ünlü bir Çin deyişi vardır: “fu bu guo san dai – servet üç nesil sürmez”. 1820’de Asya dünya ekonomisinin %56’sına hükmediyordu. Avrupa ve Amerika’daki sanayi devrimiyle, Asya’nın payı 1900’de %28’e geriledi. 1900-1970 arası Asya’da peydah olan karışıklıklar, devrimler Asya’yı frenledi ve kıtanın payı 1950’de %18’lere kadar indi. Sonra küreselleşme ve yakınlaşma çağı geldi. Asya’nın dünya ekonomisindeki hissesi hızla artarak 1970’de %23’e, 2000’de %38’e tırmandı. Bazı yakınlaşma senaryolarına göre, Asya 2025’de dünya ekonomisinin %49’una, 2050’de ise %54’üne hükmedecek. O yüzden, yükselen ülkeler kendilerinin sırasının geldiğini düşünmekte ve yeni kazandıkları özgüvenle her işte daha girişken davranmaktadırlar. Türkiye’nin bölgesinde ‘bağımsız’ bir dış politika gütme çabası, Brezilya’nin Latin Amerika’da liderliğe oynaması, İran’ın nükleer güç olma gayretleri, Rusya’nın eski dostlarını tekrar etrafına toplama uğraşları yakınlaşma çağının politik işaretleri. Çin’li bir devlet adamı Doğudaki bu yeni güveni çok güzel ifade etmektedir: “Bir zamanlar kurttan korkardık. Sonra kurtla dans etmek istedik. Şimdiyse kurt olmak istiyoruz”. Yükselen ülkeler artan ekonomik güçlerine paralel olarak yeni dünya düzeninde daha fazla saygı ve temsil istiyorlar. Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararın kuruluşların yönetim biçiminin démodé olduğunu, bugünkü değil, bundan 60 sene önceki güçler dengesini yansıttığını düşünüyorlar. Bu yüzden, dünya bu krizin de etkisiyle yeni bir dünya düzenine geçti. Yükselen ülkelerin dünya politikalarının belirlendiği G-20 masasına çağrılması bu yeni düzenin ilk işaretlerinden. Bu gelişmeler, tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya geçtimizi gösteriyor. Bu düzen, Amerika’nin veya Batının gerilemesiyle değil, diğer ülkelerin hızla yükselmesiyle oluştu. Güç kürselleşmeyle merkezden etrafa yayıldı. Amerika hala bu yeni düzenin başıdır. Ancak, diğer güçlerin yükselişiyle, etki alanı gittikçe daralmaktadır. İktidar değişimi geçmişte hep sancılı olmuştur. Almanya ve Japonya’nın yükselişleri dünyayı iki kez kana bulamıştır. Ancak, bugünkü nükleer dünya, bu tür maceralara kapalıdır. O yüzden çalışan sonunda kazanacaktır. Türkiye’nin istikbali bu yakınlaşma çağında hem sportif hem de ekonomik olarak oldukça açıktır. İyi bir eğitim, yönetim, altyapı ve çevreyle futbolda dünya kupasına, ekonomide dünya birinci ligine ulaşabilir. Velakin, hayal kurarken hayalperest olmayalım. BM ekonomisti Prof. Sachs’e göre, gelişmekte olan ülkeler bugünkü tarihi büyüme trendleriyle, Amerika’nin 2005’teki kişi başı gelirine ancak 2050’de ulaşabilecekler. Bu süre zarfında, ABD de kendi gelirini ikiye katlayacak. Amerika’ya elbette yakınlaşabiliriz, ama yakalamak için yanımıza 50 ülkeyi almamız gerek. İki dünya savaşında birbirini boğazlayan Avrupa’nin 27 devleti neden bir araya geldi acaba? Üstte, ‘Türkiye doğru işleri yaparsa dünya birinci ligine çıkabilir’ dedim, birinciliğine değil. Zira, birincilik içerde ve dışarda takım oyunu istiyor. Birincilik birileriyle ve birbiriyle bir olmaktan geçiyor. Bugün bir olmadan, Türkiye yarin nasil iri ve diri olabilecek?
*13 Temmuz 2010